Çin serçesi İstanbul’da


Berber Ali, iş yapamıyordu. Dükkanı köhne ve dar bir yokuşu İstanbul’un. Oğlu Hamdi ile birlikte zerzevat aldıktan sonra Mısırçarşısı’na uğradılar. Yalnızlığını gidermek için oradan bir kuş almak niyetindeydi. Oğlum, annene duyurma e mi, ben bir kuş alacağım dükkana. Hem hiç müşteri gelmiyor, hem dükkanda bir ses olur. Bilirsin ben televizyon seyretmem. Radyo alışkanlığımı da kaybettim oğul. Vakit de öğlene geliyor baba, alacaksak çabuk alalım.

Ooo, Ali Beyimiz gelmiş, dedi Kazım bey. İçeri buyur etti. Gelin size hem bir kahve yapayım. Dur dur önce konuşacaklarım var Kazım. Bana yalnızlığımı giderecek bir kuş ayarlar mısın, şöyle ucuz cinsinden? Abi, paranın sözü mü olur. Bene sana bedava şu Çin serçesini hediye edeyim. Olur mu canım şimdi. Olur olur, sen merak etme, kuşa vereceğin parayı Hamdi’ye ver, harçlığa ihtiyacı vardır, çocuğunu sevindir.

Kazım’cığım, ne işe yarar bu? Yalnızlığımı alır mı? Hem de nasıl…Dünyanın en makbul dostudur. Sana sadık bir köpek gibidir. Peki Çin’lileri tanıyan bu kuşu beni ne yapsın? Dükkanı şenlendirsin yeter. Ben bu kuşun çok marifetli olduğunu duydum, bana güven. Gel bir tıraş edeyim. Ne zaman istersen bir uğra, ücret neyim almam. Bilirim bilirim, ne ki, canım biraz daha saçımı uzatmak istiyor. Peki, hayırlısı koçum.

Hacım senin şu Çin kuşu çok durgun. Oysa Çin pek dinamik, malumun. Orası öyle. Sen işine gücüne bak, kuş yavrusu seni rahatsız ediyor mu? Hayır. Öyleyse gazeteni oku Veli bey. Hem sana şöyle tavşan kanı bir çay yapayım, beraber demleniriz. Hay sağolasın! Geçmişlerinin canına değsin. Sana dua edeceğim, müşterin çoğalsın.

Hakikaten de Çin serçesi akşam dükkandan çıkma vakti geldi miydi, garip ötüşüyle, adeta “çıkış alarmı” veriyordu. Ne tuhaf…

Hint bülbülü ötüşüyle ve kafesteki haraketliliğiyle müşterilerin ilgi odağıydı. Ama Çin serçesi öyle değil. Çok ilginç bir durumdu bu aslında. Zoologlar görse mutlaka kitap karıştırırdı. Ama onu tanımak yine zordu.

Özellikle çocuklar Çin serçesini görmek istemiyorlar, berbere geleceği olan babalarını, ağabeylerini Ali’den ve dükkanından uzak tutuyorlardı. Sokaktan geçen insan sayısı bir hayli azalmıştı.

Hayret ediyorum, dükkan boşaldıkça sıkıntım geçti. Ne iş yav, halbuki ben bir berberim.

O gün işlek caddedeki berberin Hint Bülbülü ise en kıpırdak günündeydi. Kah tüneğe konuyor kah aynayı gagalıyor, sık sık da uzun uzun ötüyordu. Caddeden geçen dudağı boyalı sosyetik kadınların kafasını şişiriyor. Onlara sanki laf da atıyor gibiydi.

Bizim serçe ise son derece efendi, kafesin aşağısındaki yemleri yemekle meşguldü.

Aşağılarda yemlenirken, Berber Ali de çayını demliyor, çiçeklerini suluyordu. Eline bir kitap geçmişti. Yazarını tanımıyordu. Adı İbrahim’di yazarın. Arkeolojik, tarihi romanları yazan yeni ünlenmiş genç bir adamdı. Afyonluymuş. Sonradan İstanbul’a göçmüşler ailecek. Babası anadan mirasa sahipmiş, göçmen oldukları için.  Bir devlet dairesinde çalıştığını okumuştu ceridede. Bir iki defa da havadislerde radyodan işitmişti bu yeni şöhreti. Memuriyetten istifa etmiş, romanlarının geliriyle gül gibi geçiniyormuş, diye duydu. Bize de böyle müşteriler gelmez ki, diye içinden hayıflandı. Ona da çay ikramım olurdu. Ama o neylesin, Yeşilçam artisti gibi, fabrikatör Hulusi Kentmen gibi berberin en iyisi Nişantaşı’ndakine giderdi.

Okusaydım ben de şimdi memur gibi, devlet dairesinde oturur dururdum, belki dirseklerim çürüyecekti, belim kalınlaşacaktı ama, ben de yalnız kalmayacaktım. Karşı ve yan masalardaki arkadaşlarıma laf atacaktım. Okusaydım yalnız kalmayacaktım. Okumayana berberlik, rençberlik… Bu dünya böyle işte. Rahmetli hafız dedem boşuna oku evladım oku, demedi. Biz ne yaptık. Laf dinlemedik.

Latife de benden memnun değil artık, Hamdi’nin hatırına konuşuyor benlen azıcık. Elinden iş gelmese, dikiş neyim dikmese, aç kalırdık maazallah. Varsın dudakları boyalı olmasın, iyi insan o. Babalığı rahmetlik olmuştu, onu Ali ile everdiklerinde.

Birinde Tarık Akan gelmişti dükkana. Ne bereketli bir gündü. Hem iş kolaydı da, sadece saçlarını düzelttirmişti bana. Ardı gelecek sandım. Ne gezer… Yeşilçam filmi çevirmeye gelmişler. Set işçileri, elindeki megafon yönetmen bizim dükkana sığmadıydılar.

Peki nasıl çektiler filmi?!

Dışarıdan, camdan çektiler. Kamera kaymasın diye sokağa talaş serptiler. Bizim oğlan da saf saf evden tuz getirmişti. Sen gel ta Şili’den, Beyoğlu’ndan, bizim fakirhanede filim neyim çevir?!…Zeki Müren duysa rahmetlik, “Seneler üstüme gelmeyin, ömrüm bitirmeyin” derdi.

Eyüp YÜKSEL

Bu yazı 347 kere okundu.
Etiketler:
absürt hikaye hikayeler
  • Site Yorum

Bir adet yorum var.

  1. veli dedi ki:

    çok güzel ve bir o kadar da acayip bir hikaye

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri