Yağmurun Sesine Bak, Aşka Davet Ediyor


İste yine bir yağmur atıştırmaya başladı Hüsnü’cüğüm

Hanım şimdi işte olmak isterdim. Koyu bir çay demlerdi arkadaşlar. İşçilerle oturur içerdik. Birinde ben Kadıköy’de Haydarpaşa’ya bakan deniz kıyısında, çay bahçemde, camekanlı, tam dört dörtlük! Dur bir kahve yapayım da anlatayım hanım. Emeklilik başka türlü geçmiyor şu ölümlü dünyada.

Hanımı başını eğer, çapkınca gülümser. O yaşına rağmen lanet olasıca fincanları dolaptan çıkararak gülümser. Hadi bakalım, diye mırıldanır.

–          Fehmiiii! Çek şuradan bir koyu tavşankanı!,

–          Hasminallah sırası mı şimdi usta. Şu lanet olasıca ocak daha ısınmadı ki.

–          Hüsnüüüüüü Bey, bak çayımı hemen isterim, tren kalkıyor.

–          Oğlum, Amcabeyim baksana Fehmi’ye çay ocağında daha su ısınmamış. Sen şu lanet olasıca vapurlara bakadur. Kel Aliço musun, Yunus Nadi misin, nesin sen!?

–          Yok be Abdülaziz, en iyi o peşrev çeker, Aliço’yu bile kündelerdi padişahım.

–          Abiiiiiiii, bizim lanet olasıca çayımıza güzel derler, bir güzel şişirirler. Bakmayın!. Çok da methederler hani. Ama gerçekten de çok güzledir. İçen tadına doyamaz. Bir daha gelir bir daha gelir o yüzden başımızı kaldıramayız şu lanet olasıca kahvehaneye.

–          Ahmet bey, sen nerden çıkardın  şu tinerci çocuk ağzıyla “Abeee” lafını?! Aklı başında, akıllı uslu, içimizde en okumuş kardeşimizsin.

–          Sen tinercileri toplumla ilgilenmez mi sanırsın. Ey Hüsnü!

–          Yok hayır, demem o ki, … Nişantaşı’nda bile böyle güzel çay bulunmazken sen, durmuş Emirgan’ı bırakıp buraya, ayak altı mekanıma gelirsin?!…

–          Hem de şu lanet olasıca çayımızdan içiyorsun be  Ahmet abi!, der Fehmi de.

–          Bak Fehmi kardeş şu lanet olasıca Ankaralıların monotonluğundan bıktım artık. Yolda Attila İlhan ustanın dediği gibi cetvelle çizilmiş gibi yürürler. Karşısına çıkanı vallah tank gibi devirirler. Adamın üstüne üstüne gelirler.  Suyu, su ürünlerini bırakıp güzel İstanbul’a geldim. Şimdi siz oturup şu lanet olasıca sorularınızla vapuru keyfimi kaçırıyorsunuz. Hani kaçırmasınız da olmaz. Aksi halde keyiften uyuyacağım. Akşama ne kebabı yapsam, diyorum. Lanet olasıca berbat kebaplar yaparım. Çok da acı. Kimse yiyemez. Ama hiç de fena değildirler hani, bir yiyen bir daha yemek ister, parmağını bile yiyebilir falan.

–          Fehmi, çatıyı tahkim ediver. Fena atıştırıyor, bizim fakirhane kaldıramaz bu kadar rahmeti.

–          Fena mı be, oğlum dua et, barajlar dolsun.

–          Dolsun da emmi, benim müşteri fena kaçar yağmurdan.

–          Peh, veya pöh!.. senin müşterilerin edebiyattan ne anlar, Metin Erksan’ın “Müthiş Tren” filminden ne anlar Sait Faik’in yazdığı. Şöyle buğulu çaların ardından denize bakmak gibisi yoktur. Demli çayını yudumlarken. Kadıköy’yün iskelesinde neler oluyor arkadaşlar?!

–          Sait Paşa mı kaldı, yalısı mı kaldı Hamdi’ciğim! Nerede o eski günler. Adalardan Modalara gidilir, beni şad et Şadiye baaşııın için. Her zaman sen haklı da ben haksız.

–          Turhan adlı solist ne güzel söylerdi, değel mi? Aslında acemi bir şarkıcıydı, şarkıyı Zeki Müren’in aksine makamında okuyamazdı. Ama hiç de fena değildi, şarkı okuması, çok severdik dinlemeyi. En güzel şarkılar televizyonda ondan dinlenirdi hakikaten.

–          Abeee (Ahmet Bey yine arkadaşlarını kızdırmak ister muzipçe)..Zeki Müren de gelecek mi buraya, çay içmeye?

–          Ahmet’ciğim, Zeki Müren öldü. Senin haberin yok mu?! Hani hiç de fena değildir hala kasetlerinde onu dinleriz, en çok onun sesini severiz falan.

–          Fehmi ağabey, Zeki Müren Akasyalar’da söylerken yağmurlu bir gündü. Aldım manitamı yanıma…

–          Oğlum kes be! Makara geçme benlen!

–          Tren geçmiyor tabii Akasyalar gazinosundan. Geçse biraz zor okurdu o lanet olasıca şarkıları

(Hüsnü Bey, işyerinden çıkar, Adalar’a şöyle bir bakar. Bir gün biz de yaşlanacağız “Arkadaş”, Yılmaz Güney ve Kerim Afşar gibi. Şarkılarımızı okuyacak bir genç kız da kalmayacak, şair Nazım çoktan gitti zaten. Gençler bizim yerimizi dolduracak şu lanet olasıca bedenlerimizi toprağa hayırlı katkılarda bulunurken. Hani toprak da fena değildir böyle lanet olasıca fırtınalı şimşekli yağmurlu havalarda, hiç de fena olmaz bu nemli topraklarda ekin).

Eyüp YÜKSEL

Bu yazı 497 kere okundu.
Etiketler:
absürt hikaye hikayeler
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri