Adamın birinin komik olmayan hikayesi


Adamın biri vapurun ucunda gözünü ufka dikmiş kımıldamadan dikiliyordu. İki eliyle demir korkulukları sıkıca kavramıştı. Bakışları donuk ve anlamsızdı. Neredeyse yarım saattir hiçbir şeye tepki vermiyordu.

Adamın adı Galip’ti. Orta yaşı geçkin, kır saçlı fındık burunlu birisiydi Galip. Giysilerinden giyimine önem verdiği belli oluyordu. Fakat bugün pek de savruktu. Sert esen poyraza aldırış etmeden bağrını rüzgara açmış Kasım soğuğuna bilinçsizce meydan okuyordu.

Etrafında endişeli birkaç göz vardı. Birisi “İntihar edecek gibi duruyor bu” dedi. Öbürü “Ya aşıktır ya da borcu vardır bu gibilerin” diyerek görüş belirtti. Bir başkası “Adam aşağıya düşmesin, alalım onu oradan!”dedi heyecanla.

Vapurun yalpalamasıyla adam kendine geldi. Önce sağına soluna, sonra kendine baktı. Paltosunun önünü iliklememiş, pantolonunun fermuarı açık kalmıştı.  Geriye doğru korkakça bakış attıktan sonra fermuarını çekti, paltosunun önünü kapatarak olduğu yere çömeldi. Üşümüştü. Oldukça sersem görünüyordu.

Sırtını vapurun kenarına dayayınca bir süre önce devre dışı kalmış hafızasını çalıştırmayı denedi. Neredeyse yarım saattir hiçbir şey düşünmeden bön bön denizin karanlık maviliklerine bakmıştı. Önce neden vapurda olduğunu sorgulamaya çalıştı. Çünkü hava aydınlık olduğuna göre iş yerinde olması gerekirdi. İş mi? Sahi neden atölyede değildi de vapurdaydı? Düşünceleri bulanıktı. İlk anda bir şey hatırlamadı. Daha sonra kovulduğunu hatırladı.

Kovulmak mı? Dünyada işinden atılacak son kişi olmalıydı Galip. Çünkü disiplinliydi, yaptığı işin hakkını verirdi. Neredeyse 15 yıldır aynı işyerinde çalışıyordu. Bunun son 7 senesinde “sorumlu şef”ti.  Yani atölye de olan bitenden o sorumluydu. Neredeyse yarı patrondu diğer işçilerin gözünde. Ama dün asıl patronun işlerini devrettiği yeni yetme oğlu tarafından kovulmuştu.

Bıyıkları daha yeni terlemiş, hatta çocuk sayılabilecek yaştaydı bu genç. İşleri babasından devralalı daha bir hafta olmuştu. İlk işi işçilerin gözünü korkutup “bundan sonra size ben hükmedeceğim” mesajı vermek olmuştu. Önce hamile bir bayanı ücretsiz izne göndermiş sonra çay içen işçileri yevmiyelerini kesmekle tehdit etmişti. İşçiler “hizaya” girdikten sonra sıra Galip’e gelmişti. Sahipliğin verdiği öz güvenle Galip’i sudan sebeplerle fırçaladı, yetmedi alaycı tavırlarla diğerlerinin yanında küçük düşürdü. Maksadı otorite kurmaktı ama işyerinin düzeninden, gizli kuralarından haberi yoktu tecrübesiz gencin.

Oysa gencin ihtiyar babası işçilerle direk temas etmez, rahatsız olduğu konuları sorumlu şefe usulca bildirir, o da gerekeni yapardı.  Galip ile baş başa kaldığında ağzına geleni konuşur ama onu işçilerin yanında rencide etmezdi. Galip yarı patrondu işçiler için. Bu iş disiplini için gerekliydi.

Galip yeni yetme oğlanın anlamsız tavrı karşısında sinirlenmiş yılların emeğine dayanarak yeni patrona diklenmişti.

“Bu işler böyle yürümez genç adam!”

Delikanlı bunu hiç beklemiyordu. Hemen postayı koydu:

“Defol git buradan, yarın işe gelme, sana tazminat da vermeyeceğim!”

Galip zaten gergindi. Alttan alacak değildi. Paltosunu kaptığı gibi oradan ayrılmıştı.

Galip’in hafızası yeni yeni kendine geliyordu. Neden dün genç patrona öyle davranmıştı ki? Gencin tecrübesiz olduğu belliydi, üstelik işsiz kalan kendisiydi. Daha sonra gerginliğinin nedenini yavaş yavaş anımsamaya başladı. Birkaç gündür sürekli eşiyle kavga ediyordu. Ekonomik sorunları vardı Galip’in. Bir de anlayışsız karısı. Sorunun geneli bu kadar basitti ama detaylar Galip’in ümüğünü sıkacak kadar karmaşık, bir o kadar da çözümsüzdü.

Gecenin ilerleyen saatlerinde yüksek doz uyku hapı yutmuştu Galip . Böylece eşinin kulak tırmalayıcı sesini duymayacak kadar uykuya gömülebilirdi belki. Hapları etkisi hala sürüyordu. Hem midede hem de kafada bulanıklık vardı.

İşler hep kötüye gidiyordu. Ekonomik sorunlar, beraberinde kavgaları getirmiş sonunda işinden de atılmasına sebep olmuştu.

O bunları düşünürken etrafındaki meraklılar da hayvanat bahçesindeki ayıyı izler gibi ilgiydiler Galip’le. İnsanların dikkatini kendi üzerinden dağıtmak için elini dağınık saçlarına götürdü, usulca karıştırdı. Oturduğu yerden kalkıp bir iki adım attı. Meraklılar, karşısındaki şahıs canlılık belirtileri gösterince günlük vapur seyahatine döndüler.

Bu esnada vapur karışı kıyıya varmıştı. Galip inip inmemekte tereddüt etti. Çünkü hangi kıyıya vardığından emin değildi. Bu vapura neden bindiğinden de. Bu yüzde inmedi, sabahı hatırladı. Gece hapları yutunca sızıp kalmıştı. Sabah karısı Galip’i çamaşır suyunun kiri söktüğü gibi yataktan söküp almıştı. Galip istemsiz hareketlerle giyinip kahvaltı etmeden yola düşmüştü. Yürüye yürüye sahile ulaşmıştı. Otobüse binmesine gerek yoktu. Çünkü otobüs onu iş yerine götürürdü. O da sersemlemiş kafasını toplamak için vapura binmişti. Hipnotize edici dalgalar ve mütemadiyen sallanan vapur onu kendine getireceğine belleğini yoklukta sabitlemişti.

Sersemliğini bu şekilde açıklayabilirdi. Peki neden karısı onu işe gitmek için uyandırmıştı? Sahi ya işten kovulduğunu karısına söylememiş, söyleyememişti. Karısı dün akşam dinlemekten ziyade konuşmaya, konuşmaktan ziyade azarlamaya meyilliydi. Galip bunca tantananın üzerine bir de kovulduğunu dillendirmeye cesaret edememişti.

Alnını iyice ovuşturdu. Parmaklarıyla iki kaşının arasından başlayarak alnının ortalarına ilerleyen daireler çiziyordu. Batağa saplanmasının gerçek nedenini bulmalıydı.

Galip borcuna sadık, evine düşkün biriydi. Yıllardır gül gibi geçiniyorlardı. Ne ekonomik sorunları vardı ne de kavga gürültüleri. Her şey büyük kızının özel liseye kaydolmasıyla başlamıştı. İşin gerçeği Galip kızını özel okulda okutacak güçte değildi. Ama “peki” demişti bir kere. Bir şekilde halledeceğini düşünmüştü ama kendisi gibi orta direğe özel okul masrafı fazla gelmişti. Başka yerlerden tasarruf edeyim derken eşiyle kavgalı hale gelmişti. Eşi bu güne kadarki hayat standardından taviz vermeye razı değildi. Galip de kızını özel okulda okutmak istiyordu ama geçim darlığı onu  aile faciasına götürmek üzereydi.

Güneş tepede yükseldikçe Galip de kafasını toparlamaya başladı. Olayları yeniden düşündükçe hayatına giren aktörlere kızıyordu. Demek ki vefa sadece bir Semt’ti. Kaç yıl emek verdiği işinden bir cümleyle kovulmuştu. Peki ya eşine ne demeli? Hiç acıması yoktu kadının. İşsiz kalınca görecekti hayat standardını. Ufak tefek meseleler yüzünden az kalsın Galip’in kafasının derisini yüzecekti.

Daha sonra yumuşadı Galip. En azından eve haber vermeliydi ki endişe etmesinler. Fakat telefonu yanında yoktu. Evde kalmış olmalıydı. Son günlerde yaşadıkları onu garip bir şekle sokmuştu. Aniden sinirlenip sonra gevşeyiveriyordu. Korkuluğa yapışan elinin yanına martının biri tünemeye kalkınca elinin tersini savurdu. Az kalsın denk getirecekti. İşte şimdi de acımasızdı. Karar verdi ayakta kalmak için acımasız olmalıydı.

İşini geri versin diye aşağılık oğlana yalvaracak değildi. Hem ne diye çalışacaktı, hanımefendi “hayat standartlarını” korusun diye mi? Artık aynı işyerinde çalışmayı düşünmüyordu. Karısının biraz yokluğu öğrenmesi gerekiyordu.

”Kabahat bende, bugüne kadar hiçbir sıkıntıyı yansıtmamaya çalıştım. Güya elini sıcak sudan soğuk suya sokturmayacaktım. Biraz çile çekseydi, dertten dertliden anlardı. Küçük bir şeyden depresyona soktu beni. Hepiniz göreceksiniz, battı balık yan gidecek bundan sonra!”

Sabırsızlıkla vapurun iskeleye yanaşmasını bekledi. Hatta tam yanaşmadan iskeleye atladı. Gidip işten çıkarıldığını haykıracaktı karısının yüzüne. Bakalım ne yapacaktı?

Lakin yanlış tarafta inmişti. “Her işte bir hayır vardır” dedi. Amaçsızca dolaştı, kah kahvehanede oturdu kah parkta koklaşan aşıkları seyretti. İçinde birikmiş hınç vardı. Birilerine meydan okumak istiyordu. Sonunda parasızlığa meydan okumaya karar verdi cebinde kalan son parasıyla sinemaya gitti, şıngırdayan bozukluklarla da mısır patlağı aldı.

Sinemadaki filmin konusu savaş üzerineydi, gürültülüydü. Ama Galip kısa süre sonra uykuya daldı. Film bitene dek de uyanmadı. Etrafta hareketlenme olunca uykulu gözlerle bakındı. Film bitmiş, genç kızlar manitasının elini tutmuş salondan ayrılıyorlardı. Sinemadan çıkınca hava kararmıştı. Eve gitmeyi düşündü. Ama cebinde parası yoktu. Hiç böyle olmamıştı. Acaba otostop yaparak mı eve gitseydi?

Midesi kazındı. Açlığını her şeyden fazla önemsiyordu artık. Yanından geçtiği fırından bayat ekmek istedi. Kendisine şaşkınlıkla bakan çırak kocaman taş fırın ekmeğini uzattı. Galip kendisini dilenci gibi hissetti. Demek itibarlı bir vatandaştan sokak artığı olmaya giden yol bu kadar kısaydı. Aynı işten atılmak veya eve para getiremeyince sövülmek gibi.

Felsefe yapacak hali yoktu. Hale uğrayıp yere dökülen çürük domatesleri kimse üzerine basmadan aldı. Taş fırın ekmeğini kuru kuru mideye indirmek zor oluyordu. Bu domatesler en azından ekmeği ıslatır, hafif de tat verirdi.

Karnı doyunca ciddi ciddi eve nasıl gideceği hakkında kafa yoruyordu. Telefonu olsa birinden yardım isterdi. Taksiciye verecek kol saati bile yoktu üzerinde. Kartlarda da eksiye düşmüş limiti tüketmişti.

“Vay be, ne özel okulmuş?”dedi. Halbuki daha iki ay olmuştu. Ama baştan altı aylık ücret almışlardı. İşte bu Galip’in tüm sermayesini tüketmişti. Daha sonra saçma bir kursa yazdırmıştı kızını, sırf arkadaşları da gidiyor diye. Daha sonra eşi diğer velilerle lüks yarışına girmiş, mobilyaları değiştirmişti. Aniden başlayan “abiye” merakı ise kredi kartının limitini tüketmişti. Alt tarafı kızını özel okula yazdırmıştı ama eşi ve kızı sınıf atladık zannetmişlerdi. Küçük kızı alınmasın diye de bilgisayar almıştı.

Gerçek şu ki harcamak ve dibe batmak oldukça kolaydı. Sabit gelirli birisi iki ayda dilenciden bile daha fakirleşebiliyordu. Şimdi buna bir de işsizlik eklenmişti. Galip kafayı hafifçe sıyırdığını hissedebiliyordu. Yağmurdan sonra beliren gökkuşağı gibi yalancı bir ferahlık belirdi sinesinde. Domatesli bayat ekmek Galip’i çok iyi hissettirmişti. Elinden döküldüğü için yiyemediği mısır patlağı ve izleyemediği film de öyle.

Şimdi tek derdi eve gitmekti. Eşine gamsız gamsız “beni işten attılar” demek için sabırsızlanıyordu. Karanlığa soğuk da eşlik etmeye başlayınca beyni yeniden tam kapasite çalışmaya başladı. Hemen otobüs duraklarının olduğu yere doğru adımlarını sıklaştırdı. Karşı tarafa giden ilk otobüse atladı. İçeriden emanet Akbil aradı, bulunca cebinde bozukluk arar gibi yaptı. Kendisi için Akbili basan bir öğrenciydi. Galip parasını verecek diye bekledi ama sonsuza dek bekleyecek değildi.” Tamam kalsın” dedi ve arkasını dönüp gitti.

Galip kendini kanunun dışına itilen biri gibi hissetti. Yavaş yavaş ahlaki değerleri güneş görmüş kar gibi eriyordu sanki. Kendinden korkmaya başlamıştı. Halbuki ahlaklı biri olduğunu düşünürdü. İki liralık düzenbazlık bile onun için vicdan azabı kaynağıydı. Yılmamalı değerlerinden taviz vermemeliydi. Otobüsten inince gözü yerdeydi. Çünkü bir otobüse daha binecekti ve yerde bulabileceği bozukluk onu amacına ulaştırırdı. Ama olmadı eve gitmek için yine aynı numarayı yapmak zorunda kaldı.

Kapının önünde sanki işten geliyormuş gibi sakin ve yorgun bir halde dikildi. Her zamanki gibi zile bastı. İşten kovulduğunu yemeğin en tatlı yerinde veya kavganın en hararetli zamanında söylemeyi planlıyordu. Kapı hemen açıldı. Küçük kızı “babacığım” diyerek Galip’in kucağına atıldı. Daha sonra eşi karşıladı kendisini. “Nerede kaldın tatlım” diye sarıldı. Galip buna anlam veremedi.

Galip yeni aldıkları oturma grubunun işlemeli kanepesine hınçla otururken eşi söze girdi:

“Senin için çok endişelendik tatlım. Sabah patronun arayınca merak ettik”

“Ne patronu be, kovuldum ben!” dedi Galip.

“İşte o yüzden meraklandık ya. İşe gitmemişsin, evde de değilsin. Üstelik işten de kovulmuşsun. Patronun “bizim oğlanın kusuruna bakmayın densizlik etmiş, yarın gelsin işine devam etsin dedi”

Demek garipliğin nedeni buydu. Galip işten kovulduğunu söyleyip eşinin neşesini  kaçırmak istemişti, anlaşılan bunu bile başaramamıştı.  Eşinin yüzündeki ufak bir hüzün bile onu mutlu edecekti, kendine yapılan hakaretlerin intikamını bir şekilde almalıydı.

“Ben kovulduğum yere bir daha dönmem. Ben bugün bayat ekmekle çürük domates dilendim, Akbil otlandım. Siz de bundan sonra öyle yapacaksınız. İşine gelmiyorsa boşa beni!” dedi. Keyif alma sırası Galipteydi.

Galip’in bir çeşit bunalım geçirdiği belliydi. Eşi bugün Galip’ten haber alamayınca endişelenmiş, son günlerde fazla yüklendiğinin farkına varmıştı. Galip saçmaladıkça eşinin yüzünde fırtınalar kopuyor ama tatlı dilden vazgeçmiyordu.

Ama üstelemeye gerek yoktu. Erkeği çok kurcalamazsan bir süre sonra fabrika ayarlarına dönerdi. O da öyle yaptı. Ertesi sabah Galip işe gitmemekte direniyordu. Eşi Galipteki ruhi bunalımın sandığından fazla olduğunu görünce üstelemeyi bıraktı. Kumandayı alıp yönünü televizyona yöneldi.

Galip eşinin üstelememesine şaşırdı. Halbuki biraz daha naz yapmak istiyordu. Kaprislerine karşılık alamayan, kendisiyle ilgilenilmeyen Galip’in keyfi iyice kaçmıştı. Eşine dönerek alyansını işaret etti. “Parasızlıktan alyansımı satacağım” diye bağırdı, sonra arkasını dönerek kapıyı çekip çıktı. Yapacak bir şey yoktu. İşyerine dönüp eski işine devam edecekti.

Fakat Akbil olayı Galip’e ilham kaynağı olmuştu. Otobüste sanki parası var da bozuğu yokmuş gibi yapmıştı ezik görünmemek için.  Patrona da blöf çekebilirdi.

Patron onu işverenden ziyade eski dost gibi karşıladı. Eski hizmetlerinden bahsetti, hattı övdü Galip’i. Demek ki vefa sadece bir semt adı değildi. Galip blöf çekmek için zamanın geldiğini düşündü. Aklında başka projelerin olduğunu, dünkü olay nedeniyle “ücretli” olarak çalışmanın ne kadar riskli olduğunu anladığı söyledi. Artık patronun oğluna güvenemeyeceğini de söyledi.

İhtiyar patron şaşırmıştı. “Ne yapabiliriz?” der gibi baktı. Galip “Buraya ortak olmak istiyorum, içerideki kıdem tazminatını peşinat sayın kalanını da sonra öderim. Başka türlü çalışmam ben burada!”

“Olabilir aslında” dedi patron. Şaşırdığını belli etmemeye çalıştı. Başarısını herkes ile her ortamda iyi iletişim kurabilmesine borçluydu. Anlaşılan kıdemli elemanı kırılmıştı. Ayrıca oğlunun iş bilmezliği de ortadaydı. Toy oğlu, tecrübesizdi, üstelik ders almayacak kadar da dik kafalıydı. Belki de Galip’in atölyeye ortak olması iyi fikirdi. Oğlunun yılların emeğini bir nefeste çöpe atacak potansiyele sahip olduğunu düşününce işleri Galip’e emanet etmek akıllıca olurdu.

“Hallederiz, senin dediğin gibi olsun” dedi patron. Şaşırma sırası Galip’teydi. Kendisi ufak meselelere takılıp kalırken, tecrübeli patronu sorunlara rahat yaklaşıp kolay hallediyordu.  Galip artık sevinçliydi. Elemana çayları tazelemesini söyledi. Demek ki hayat gemisi sadece virane limanlardan geçmiyordu.

Bu yazı 467 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri