Başarı Hikayeleri: Hiltici Emin


                                                                                            Değerli Ahmet ERYİĞİT Ağabeyime ithafen…

Soğuk ama güneşli bir Şubat sabahıydı. Gece ayazından kuruyup donan çamur üstünde misket oynayan çocukların keyfine diyecek yoktu. Sert zeminde seke seke giden misket tık tık diye ses çıkarır hele de çiviyle çizilen üçgenden başka misketleri çıkarırsa şen ve tiz çığlıklar gökyüzüne kadar ulaşırdı. Biraz sonra hava ısınacak, çamur akışkan hale gelecekti. Zemin balçık olursa misket keyfi de biterdi.

Çocuklardan en büyüğünün adı Emin’di. Yaşı 14’e varmasına rağmen misket oynamanın cazibesi onu bu çamur bataklığına çekiyordu. Diğerleri ondan küçüktüler. Çişini tutamayanı, sümüğünü silemeyecek kadar mecalsiz olanı bile misket derdine oraya koşmuştu. O gün Emin için misket rekorunu tazeleyeceği şen bir Cumartesi günüydü. Okula gitmese de Cumartesi günlerini severdi. Çünkü misketlerini üteceği veletler için tatil günüydü. Sabahın köründe cebine doldurduğu renkli misketlerle Cami’nin önündeki açık alanda bir bir peydah olurdu küçük enayiler.

Emin elindeki misketi sıkıca kavradı. 295 olan misket sayısını 300’ün üzerine çıkarması için çamurdan nasır tutmuş elini sert toprağa yaslayıp garantici bir “kondik” atması yeterliydi. Her zaman yaptığı gibi bir gözünü yumdu. Diğeriyle basit ama etkili bir kerteriz hesabı yaptı. Tam kondiği çekiyorduki…

ŞAAAAAP!

Emin yıldızları sayıyordu. Önce başı döndü sonra yanağındaki acıyı hissetti. Kuvvetli bir şamardı. Yanağındaki izlere bakılırsa etli parmakları olan kocaman bir herifti bu. Yanağındaki bir nokta fazlasıyla acıyordu. Başını hafifçe çevirince gördüğü şey bunu açıklıyordu. Sedef kakmalı kenarları ayet işlemeli kaşlı gümüş yüzüktü acıya sebep olan. Başını hafifçe kaldırınca kendisine tokat atanın geçen gün ütüp misketlerini aldığı çocuğun topal babası olduğunu anladı. Adamın adını bilmiyordu ama kendi suçunu biliyordu.

Adam vurduğu tokat boşa gitmesin diye açıklamasını da yaptı:

-Sen eşek kadar oldun, ufacık bebelerle aşık atmaya utanmıyon mu ulen?

Emin’in gözleri doldu. Ama çocuksu gururu göz yaşlarının kirpiklerinin arasından kayıp gitmesine izin vermedi.  O güne kadarki tüm servetini, her gün saya saya doyamadığı misketleri koyduğu kirli naylon torbayı orada bırakarak oradan uzaklaştı. Arkasından seslendiler ama duymadı, belki de duymazdan geldi. Kirli misket poşetiyle birlikte tüm çocukluğunu da orada bırakıp ağlayacak tenha bir köşe aradı.

Neredeyse yere değecek kadar    yamulmuş ulu söğüt ağacının altına, çiğ tanelerinin ıslattığı toprağa aldırış etmeksizin oturdu. Canı hala acıyordu. Bu acı tokadın acısı mı yoksa tokada karşı koyamamanın acısı mıydı? Çocukluğu sona erdirmenin mi yoksa haklı yere tokat yemiş olmanın mı acısıydı bu?

Kendini tutamadı ağladı. Göz yaşları açılan baraj kapaklarının ardından çağlayan nehir suları gibi aktı yanaklarından. Ne arkasını verdiği şırıl şırıl akan derede yüzen geveze ördeklerin vak vaklaması ne de rüzgarda çarpışan ince salkım söğüt dallarının çıkardığı uğultu bastırabildi Emin’in çığlıklarını.

Hoyrat adam haklıydı. Kocaman olmuştu, artık adam gibi yaşamalı, adamlarla takılmalıydı. Ufacık bebelerle sidik yarıştırma vakti çoktan geçmişti.

Misket oynamak kendini ifade etme şekliydi Emin’in. Misket oynarken kazanınca kendini başarmış hissediyordu. Son zamanlarda gösterdiği üstün başarının altında bir bit yeniği olduğunu bilmeliydi. Emin büyüktü, diğerleri ise henüz 10-12 yaşlarındaydılar. Eminin ki sahte bir başarıydı. Tıpkı ilkokulda aldığı karneler  gibi. Emin’in ilkokuldaki karneleri fena sayılmazdı. Sınıf öğretmeni karneye hep “Çalışırsan başarılı olacaksın” yazardı. Bu Emin’i mutlu ederdi. Kim bilir belki doktor belki de mühendis olacaktı. Diplomayı aldığı gün hayallerini en yakın arkadaşı yıktı. Kendi karnesini göstererek… Meğerse öğretmeni herkesin karnesine aynı şeyi yazıyordu. Demek ki Emin’in diğerlerinden bir farkı yoktu. Halbuki Emin yıllarca kendisinin diğerlerinden daha başarılı olduğunu düşünmüştü.

Gerçeği anlayınca yıkıldı. Sınıf öğretmeni ona yıllarca yalan söylemişti. Belki de eğitim dedikleri , okul dedikleri koca bir yalandı. Okumakla adam olunmuyordu. İşte bu yüzden ilkokuldan sonra okumamıştı Emin.

Aslında bunlar Emin’in sadece kafasında oluşan fikir kümeleriydi. O yaşta gerçeği bilmesi imkansızdı. Öğretmeninin aslında Emin’e asla yalan söylemediğini yıllar sonra anlayacaktı. Ağlarken geçmişini gözüne getirdi. Ne zaman kendisini başarılı hissetse, başarmaya meyletse suratına bir şamar iniyordu.

Kendinden geçene, yüreği soğuyana kadar söğüt ağacının altında ağladı Emin. Daha sonra kahvenin yolunu tuttu. Çünkü kahve yetişkinlerin mabediydi. Küçük bir çocuk olmadığına göre yetişkin sayılırdı artık. Herkes gibi kahveye gitmeliydi.

Yaşadığı kasaba Anadolunun kuytusunda kalmış yazları çok sıcak kışları çok soğuk geçen küçük bir yerleşim yeriydi. Mevsimler arasında bahar olmadığı gibi çocukla yetişkin arasında kalan bir yaş veya doğru ile yanlış arasında kalan bir söz bulunmazdı.

Daha önce sadece birilerini çağırmak için girdiği mahalle kahvesine bu sefer çay içmek için girdi. Elleriyle ceplerini yokladı. Geçen gün annesinin ekmek almak için verdiği paranın kalanı cebindeydi. Boş bir masaya oturup çay söyledi.

Bir süre yanına oturan olmadı. Sonra Sarı Seyfi çıkageldi. Sarı Seyfi küçük büyük, deli akıllı ayırmaz herkesle arkadaşlık ederdi. Mülayim yapısı, teskin edici sözleri vardı. Emin’in sıkıntılı bakışlarını görünce masaya yanaştı, iskemleyi altına çekti.

Sarı Seyfi iyi adamdı hoş adamdı ama bülbül sesinden başlayıp lafı bülbül yuvasına bağlayacak kadar da gevezeydi. Emin’le sanki yetişkin biriymiş gibi saatlerce sohbet etti. Emin artık büyüdüğünü söyledi. Sarı Seyfi’in dilinin ayarı yoktu:

-Büyüdüysen işe gir madem.

-Ben de öyle düşünüyordum. Belediye’ye gidip iş isteyeceğim.

-Tahsilin var mı ki senin? Lise diploması olmayınca iş vermezler.

-!?

Gene aynı şey olmuştu. Sarı Seyfi ile konuşunca kendini yetişkin biri gibi hissetmiş, bir iş bulup “büyüklerin hayatı”nı yaşayacağını düşünmüştü. Seyfi’nin son cümlesi hayallerine şamar gibi indi. Tıpkı arkadaşının kendi karnesini göstermesi veya o gün yediği şamar gibi.

Sonraki günleri hatta ayları iş arayarak geçti Emin’in. Hayatın bu kadar zıtlıklarla dolu olduğunu o zaman öğrendi. İş arayınca küçüksün diyorlar, boş gezince kazık kadar oldun diyorlardı. Mesleği yok diye işe giremiyordu ama çalışmadan nasıl meslek edinecekti? İş arasa iş yoktu, gönüllü çalışsa para vermiyorlardı. Etrafındakilerin nasıl olup da bir baltaya sap olduğunu bir türlü anlayamamıştı Emin. O zaman kendine söz verdi. Eğer bir işe girsin asla bırakmayacaktı.

Gerçi küçük iş deneyimleri olmuştu. Pazarcı Halil’e yardım etmiş, karşılık olarak çöpe dökülecek sebzeleri kazanmıştı. Ama bunlar herkes için bedavaydı zaten çöpe gidecekti. Saatçi Hilmi ise bir ay çocuğu çalıştırıp üstüne para istemişti. Ne de olsa saat tamir etmenin sırlarını öğretiyordu çocuğa.

Hilmi Belediye’nıin yanından geçerken iç çekerdi. Aslı varsa dediklerine göre en sağlam iş Belediyeninkiydi. Ama Emin’in ne tahsili nede yaşı Belediyeye müracaat için müsait değildi.

Yediği tokattan sonra neredeyse bir buçuk yıl aylaklıkla çaylaklık arasında gidip geldi. Artık 15 yaşını geçmişti. Sonunda şansını bir de Belediye de denemeye karar verdi. Belki de Seyfi yanlış biliyordu.

Çocukça cesaretiyle randevu almaya gerek görmeden Başkanın odasına daldı:

-Başkanım iş istiyorum, dedi.

Başkası olsa hemen defederdi. Kazım Başkan öyle yapmadı. Yıllar seksen darbesinin ardılı yıllardı. Ülke hızlı bir kalkınma sürecine girmiş, altyapı hamleleri başlatılmıştı. Bu süreçte ucuz işgücü önemliydi. Bunu bildiğinden Emin’i Belediyeye iş yapan asfalt firmasına yönlendirdi:

-Bizim asfalt işini yapan bir firma var. Karakolun arkasında şantiyeleri. Onlara git ihtiyaçları varsa seni işe alırlar.

Emin neredeyse havalara uçacaktı. Yüreği kelebekler gibi pır pır ederken adımları da ona tempo tutuyordu. Kah sekerek kah koşarak yıllarını geçireceği şantiyeye vardı. İçerisi toz ve ter kokuyordu. Kendisi gibi gençler de vardı, kaslı babayiğit delikanlılar da. Formene derdini anlattı. Formen kısa ve net konuştu:

-Ne verilirse yaparsan, paradan söz etmezsen mesele yok!

O günden sonra asfaltları kazmaya başladı Emin. Asfalt dökülmeden önce toprağın kazılarak düzeltilmesi, önceden asfalt veya beton varsa kaldırılması gerekiyordu. Emin’e ilk gün kör bir kazma verdiler. Görevi diğerleri ne yaparsa onları taklit etmekti. İlk aylar işindeki tek kazancı öğlenleri yediği amele yemeğiydi. İki ay sonra bahşişle harçlık karışımı bir para verdiler. Belediyeden hakediş alan firma çalışanlarını ödüllendirmek istemişti.

Emin ilk parasını götürüp doğruca babasına verdi. Babası şaşırmıştı. Doğru ya Emin çalıştığını söylememişti ki! Ailesi Emin’i sokaklarda sürtüyor zannediyorlardı. Para bile verdiklerine göre artık çalıştığını ailesine söylemeliydi.

Babası bunu duyunca sevindi ama gülümsemesinde biraz da alaycılık vardı:

-Vasıfsız amele oldun yani?

Tarih tekerrür etmiş, Emin bir şeyleri başardım zannederken babasının sözü onu kendine getirmişti. Tıpkı misket oynarken yediği şamar gibi. Yaptığı iş vasıfsız amelelikti ve herkes yapabilirdi. Başkalarının burun kıvırdığı işi yapmak gururlanmayı gerektirmezdi.

Ama Emin işini bırakmadı. Çünkü işini bırakmayacağına dair kendine söz vermişti. Üstelik ara sıra ve yarı zamanlı değil her gün ve yıldızlar gökyüzünde belirene kadar çalışıyordu . Akşamları diğer gençlerin yaptığı gibi kahveye uğruyordu. Burası patronundan azar işitenlerin, karı dırdırından kaçanların sığınak noktasıydı. İşsizler de, emekli olup hayatla işi bitenler de buradaydı. Kah avcı hikayeleri kah Temel fıkraları insanları bir süre de olsan hayatın keşmekeşinden uzaklaştırıp nefes aldırıyordu.

Ancak kahve ahalisinin bir sorunu vardı. Çok konuşmaları. Vara yoğa konuşmaları yerli yersiz atıp tutmaları özellikle de acımasız hicivleri Emin’i rahatsız ederdi. Çünkü konu döner dolaşır Emin’in ne kadar aptalca bir iş yaptığına gelirdi.

“Asfalt deliciliği”

Bazıları için komik bazıları için aptalca bir meslekti bu. Üstelik tatmin edici para da vermiyorlardı. Emin kendi işinin toplum için ne kadar faydalı, yapılması zor ve sanat gerektiren bir iş olduğunu anlatmaya çalışsa da bıyıklıların kahkahaları arasında kaybolup gidiyordu sözleri. Bir keresinde hiç  olmazsa asfalt dökenlerden olsaydın demişlerdi. Asfalt dökücü olsa yaptığı iş göze görünürdü. Uzun süredir aynı yerde çalışıyordu belki de terfi etmesinin zamanı gelmişti.

Formene isteğini iletti. Formen yılların inşaatçısıydı. Kimin ne kumaşı olduğunu bilirdi:

-Sen en iyi bu işi yaparsın. Sen devam et gün gelir bana dua edersin.

Şimdi bu söze sevinmeli mi üzülmeli miydi? İlkokul öğretmeni de benzerini söylemişti.

“Çalışırsan başarırsın”

Formene istese de itiraz edemezdi. Ya işten ayrılacak ya da eskisi gibi devam edecekti. Biraz düşündü. Öğretmenin haklı olmadığı nereden belliydi ki? Öğretmenin dediği gibi okuluna devam etse belki şimdi üniversite sıralarında olacaktı. Belki de formen de haklıydı. “Tecrübeli adam, alnındaki derin çizgiler boşuna oluşmamıştır herhalde” diyerek işinde sebat etmeye karar verdi.

Seksenli yılların sonlarına doğru ülkede altyapı çılgınlığı başlamıştı. Su, elektrik ve gaz hatları döşeniyor, bu işler plansız yapıldığından gene gene döşeniyordu.  Kaldırımlar gene gene yapılıyor, belediye başkanların bir numaralı seçim vaadi yinelenen asfaltlar oluyordu. Bu durum inşaat firmalarını güçlendirmişti.

Emin ise hala asfalt kazıyordu. Ama ülkede moda olan teknoloji harikası Emin’e mesleğinde sıçrama yaptıracaktı.

“HİLTİ”

Bu asfalt delici kompresör makineydi. Oldukça sesli olmasına rağmen  iyi iş çıkarıyordu. Emin’in çalıştığı şirkette bundan bir tane almıştı. En deneyimli asfalt delme ustasına verdiler. Bu Emin’den  başkası değildi. Emin yeni makineyi sevmişti. Eski Türkler için at avrat silah ne ise Emin için Hilti oydu. Asfaltı delmeye başladığı zaman tüm dünyanın uğursuz seslerini bastırır, Yecüc ve Mecüc’ün delemediği duvarı delermiş gibi arzulu çalışırdı.

Bir süre sonra Emin artık aranan adamdı. Su patladı, Emin koş. Kanalizasyon döşenecek, davran Emin. Emin’in mahalleye gelişi sevinç sözcükleri ile karşılanırdı. Çünkü Emin medeniyet getirirdi. Kulakları sağır eden Hilti sesi davul zurnadan bile sevimli gelirdi, yeter ki hizmet gelsin. Hizmetin işareti ise elinde Hilti ile bir zaman küçümsedikleri Emin.

Hayatta her şey dört dörtlük olmuyordu. Eskiden insanların alçaltıcı, alaycı sözlerini duymamak için sağır olmayı dilerdi . Şimdi ise Emin’i baş tacı ediyorlardı ama Emin’in kulakları sürekli Hilti kullandığı için yarı sağır olmuştu. Demek ki iyi şeylerle kötü şeyler bir birini kovalıyordu. Tıpkı Ying Yang gibi.

Kulaklarının sağır olması Emin’e yeni bir yetenek getirmişti. Dudak okuma yeteneği. Ama bunun bazı mahzurları da vardı. İnsanların kendi aralarında konuştuğu şeyleri üzerine alıp Hilti ile kovaladığı olurdu. Bir keresinde de “Allah kolaylık versin” diyen birisini “Allah belanı versin” anlamış, yerdeki parke taşını adamın kafasına indirmişti.

Sağırlık Hiltici Emin’in meslek hastalığıydı ama mesleğinin faydalı yan etkileri de vardı. Kaslı kolları bunlardan biriydi. Sürekli Hilti ile asfalt delen Emin yaşıtı delikanlıları kıskandıracak derecede kaslı bir vücuda sahipti. Sokaktan geçenler Hiltici Emin’i görünce gayri ihtiyari yavaşlarlardı.

Hiltici Emin’in Belediye Başkanının odasına daldığından beri on yıl geçmişti.  25 yaşını bitiren Hiltici Emin hizmetin habercisi olarak görüldüğünden halkın sevgilisi olmuştu. Bunu bilen siyasetçiler Hiltici Emin’i Sonbahardaki seçim için ideal bir seçim vaadi olduğunu düşündüler. Çünkü Hiltici Emin demek yatırımların hızlı yayılması, altyapı sorunlarının çabuk çözülmesi demekti.

Hem mevcut başkan hem de rakipleri seçilirse Hiltici Emin’i kadroya geçireceğini söylüyordu. Hiltici Emin komşu beldelerde de seçim vaadi haline gelince ortalık iyice karıştı. Hiltici Emin’e transfer teklifleri gelmeye başladı. Ama Hiltici Emin yaşadığı yeri bırakmadı.

Seçim sonuçları Hiltici Emin’i çok da ilgilendirmiyordu, her halukarda kadroyu alacaktı. Seçim sonucunu kutlayanlar Hiltici Emin’i omuzlara aldılar. Onun sayesinde seçimi kazandıklarını düşünüyorlardı. Bir süre sonra Hiltici Emin’i yere bıraktılar. Ama Hiltici Emin’in koltukları kabarmıştı bir kere. Havalarda uçuyordu. Onu tekrar yaşadığı dünyaya döndüren bir yüzük olmuştu. Kaşlı bir yüzük. Bunu daha önce görmüştü. Hatırlamakta gecikmedi. Bu misket oynarken tokat atan adamın yüzüğüydü.  Dikkatlice bakınca kendine küçükken tokat atan adamın sırtı kahvehanenin duvarına dayalı halde otururken kendine doğru baktığını gördü. Hemen yanına koştu. Adam irkildi, kımıldamak istedi ama geceleyin gözüne far sıkılmış tavşan gibi öylece kalakaldı.  Hiltici Emin adamın bastonu sıkıca kavramış gümüş yüzüklü elini sıkıca kavradı, önce öptü sonra alnına götürdü:

“Sağolasın ağam dokunduğun yerden bereket fışkırıyor.”

* Hikaye Hiltici Emin’in gerçek yaşamından esinlenerek kaleme alınmıştır.

İbrahim YALAVAÇ

 

Bu yazı 934 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri