Bir yazarın çabaları


Yayınevinin kapısını çalarken çok satan roman yazarının içi içine sığmıyordu. Yakasına kırmızı bir mendil takmıştı. Göbeği önden, kravatı arkadan geliyordu. Meşhur bir losyon sürmüştü boynuna ve göğsüne.  Yırtık bir tavırla içeriye girdiğinde kabına sığamıyordu. Eski sarı bir binaydı. Kırık dökük merdivenlerinden çıkmayı kimsenin canı istemezdi.

 Yayınevi sahibi bizzat kendisi bakacaktı yazdığı deftere. Sekreterine izin vermeyi akıl etmesi iyi olmuştu. Kafası çalışmayan, boş sorular soran geveze yeni sekretere hiç ısınamamıştı. Zaten öğle yemeğini yazıhanede yiyerek geçiştirmesi gerekmişti. Bu kaşarlanmış yazara da pek güvenmiyordu. Nere kaldı benim sütüm, diye içinden geçirdi. Sakal tıraşı olmayı da nasıl unutuvermişti. Ah Paul ah! Kafana bir şey koydun mu, mutlaka bir an önce yapacaksın! Bütün gün dağınık kalmak pahasına…

 Gene haddinden çok para koparmağa geldiği gün gibi ortadaydı. Naz yaparsa, biraz da sıkıntılı görünürse, düşük fiyata romanı kapatabilirdi. Aman çaktırma, bugün uyanık gününde görünüyor.

 Gözlüklerinin üzerinden içeriye giren kurt yazarı süzdü. Camdan içeriye giren ışık huzmesi gözlerini kısıyordu. Ama bu ona, hak ettiğinden fazla ciddi, erişilemez havası veriyordu. O da bunun farkındaydı. Bunun bilincinde açık mavi bakışlı gözleriyle berikini inceleyerek:

 –          Bay Norman sizin yazdıklarınıza okuyucu doydu artık. Sizin için ne yapabilirim?

Beriki umursamadı bile. Kravatını gevşetip, göbeğini çıkarak en güzel maroken koltuğa oturarak,

 –          Pööhh!.. Umurumda bile değil Fred. Önemli olan yeni  kuşakların okuması. Yemezler!…  Size gelince..size gelince.. Siz sadece bir aracısınız okuyucumla benim aramda. Zeki, uyanık ama ticari bir aracı..diyerek, yayınevi sahibinin masasının üzerine abandı.

–          İşte o kadar!  diye kestirip attı.

 Yayınevi sahibi ayağa kalkarken gözlüklerinin üzerinden bakarak;

–          Ama olmazsa olmaz bir aracı. Öyle değil mi ?

–          Sen onu pabucuma anlat. Yeni kuşaklar giderek televizyon dizilerinden sıkılmağa başladılar bile. Kaliteli edebiyatçı da yok ortalarda. Eh bu durumda bizimle idare etmek zorundalar.

 Yayınevi sahibi, içinden; “Seni gidi ihtiyar pislik! Bu moruk yaşında beni alt edeceğini sanıyorsan, yanılıyorsun” diye geçirdi. Viski mi, yoksa puro mu içmek istediğini anlayamadı. Elleri titremeğe başlamıştı gene. Değer mi bu adamlarla böylesine ilgilenmek. Kaldı ki, kendimle ilgilenemiyorum ki..Of!.  Bu koca herifi daha fazla bozmamalıyım. Ne de olsa bir yazar. Öyle ya da böyle bir yazar. Belini doğrultmaya çalıştı. Koltuğa bir türlü sığamıyordu.  Yuvarlak ince tel çerçeveli gözlüğünü düzelterek,

 –          Fred, ben seni yıllardır tanırım, bilirsin. Geçim derdi de malum. Bir yazarın yazabilmesi için gelirini kafaya takmaması gerekir. Ancaaaaak…

Norman ayağa fırlarken neredeyse ceketinin beli yırtılacaktı. Bej renkli pahalı ceketi, biraz dar gelse de ona çok yakışıyordu.:

–          Dur Paul! İşte tam da burada dur. İhtiyar keçi, yine demagoji yapıyorsun. Benim paraya ihtiyacım olmadığını biliyorsun. Dünkü çocuklar gibi bunu inkâr etme! Benim derdim okunmak. Hala okunuyor olmak. İşte siz bunu çekemiyorsunuz.

Belinden çıkan kareli gömleğini göbeğini içeriye çekerek pantolonuna sokarken:

–          Söyle, öyle değil mi? Aksini ispat edersen, bir daha sana yazı getirmeyeceğim: Seni bu işkenceden kurtaracağım.

  Beriki, suratını ekşiterek ve Norman’la göz göze gelmemeğe çalışarak pencereden dışarıya baktı. Bu türden yazar çıkışları yayınevi sahiplerinin her zaman başına gelir dercesine anlayışlı bir yüz ifadesi takınarak :

–          Yo yo yo öyle değil. Biz her zaman kaliteli eserlere açığız. Müessese olarak yazarlarımıza saygı duyarız. Ben puro içeceğim. Sana da vereyim mi?

 Norman iki yanına bir bakındı. Bugün üç puro içmişti. Dördüncüsü fazla gelecekti. Purolara göz ucuyla bir bakarak:

–          Hayır, bugün bira içtim olmaz. İkisi birden olmaz.

–          Öyleyse dur sana Huxley’in geçen hafta sonu yaptığı kurabiyelerden ikram edeyim dostum.

Beriki kendi purosunu yakarken başını olur anlamında eğdi. Kahve renkli maroken koltuğa kurulduktan sonra, kalın ama kurbağayı hatırlatan dudaklarının arasında tutmayı pek sevdiği purosunu kül tablasına koyarak,

–          Konusu nedir bu seferkinin?

–          Kaybolan şarap testisinin bulunması?

–          ?!

–          Galliano Sirkini yazsan daha iyi olurdu. Hiç değilse çocuklar..

–          Arkeolojik bir gizin öyküsü desem daha iyi olur. Amaaan..boş ver! ne yazsam okunuyor. Bu da bir tuhaf durum. Beni rahatsız etmeğe başladı. Ama olsun olsun, paraya da ihtiyacım var.

–          Yaa..öyle mi?..

 Norman,  yayınevinden çıkarken devetüyü bej  fötr şapkasını başına geçirdi. Şapkasının rahatlığı altında, serin bir ilkbahar günü için karlı sayılırdı bu görüşme, diye düşündü. İçtiği kalitesi yüksek ama bir hayli ağır biranın etkisi ise geçmeğe başlamıştı. Çocuk denecek yaşta çalışırken böylesini içemezdi.  Beyaz Güvercin Sokağındaki Arnold Honegger’e uğramak istedi bir an. Ondan müzik üzerine birkaç laf dinlemek  istiyordu. Ama müzik dinlemeyi canı istemiyordu şimdi. Üstelik, canı cehenneme mertsinin o silik,iğrenç havası imdi hiç çekilmezdi. Kadın kendini seks sembolü zannediyordu hala. O çirkinliğinden utanmadan?!..Honegger, yakışıklıydı.

 Ayağıyla kaldırımı eşeledi. Yine bozuk bir yol parçası bulmuştu. Sıçrayan taşlardan sakınmak isterken başını kaldırınca, caddenin karşısındaki sandviç satıcısı delikanlıya  takıldı gözü. Sanki kız kendisinin ünlü bir yazar olduğunu anlamış, onu hayran hayran seyre dalmıştı. Gözleri buğulandı. Mendiliyle ıslanan yüzünü sildi. Onun yerinde olmak zor mu? O benim yerimde olmayı ister mi? Boşveeer, diyerek kafasını salladı. Başı önünde adımlarla evine doğru sık adımlarla yürümeğe koyuldu.

 – Hiçbir şey düşünme! Hiçbir şey düşünme! Tek düşündüğüm akşama yapacağı yemek olsun. Kuuş sesleri yayılır ovalara. Cilgilbezz, cingilbezz..ra ra ra..

Bu yazı 428 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri