Çaylar Delilerden mi Başhekimden mi?


Akşam karısıyla arası çok soğuktu doktorun. Delilerle baş etmek öyle kolay değildi. Üstüne üstlük karısı da çok akıllıydı ve hep hatalarını ortaya çıkarıyordu. Bu yüzden haftasonu akşam eve dönmek istemiyordu. Özellikle haftasonuna girilirken Cuma akşamları eve girişte çok geriliyordu. Daha tımarhaneden çıkmadan elleri titremeye başlıyordu. Kendi reçetelerinden bir ilaca başvuruyordu.

Hastanede delilere ve asistanlarına, doçentlerine, tembihlerde bulunan ben, nasıl oluyor da her akşam karımdan ders alıyorum, onun tembihlerine muhatap oluyorum. Hay Allah, üstelik tembihlerinde de çok haklı. Neden ben de göremiyorum onun gördüklerini?! Allah’ım koskoca fakülte mezunu olan ben, nasıl onun kadar akıllı olamıyorum?!

Hava boru gibi soğuktu o gün. Değil içtiği su, insanın sigarası bile donardı bu soğukta sokakta.

Önündeki ağaçlara soğuğa rağmen bir iki deli dayanmıştı. Birbirlerine fıkra anlatıyorlardı. Doktorun kendilerine doğru gelmesine aldırış etmediler.

Ülen, şu deliler bile beni ciddiye almıyor. Muhataplarım, mevkidaşlarımla görüşmeye çok ihtiyacım var. Ne yazık ki, hayatın gerçeği bu.

Çıkıştaki güvenlik görevlisi özenle kendisine selam verdi. Gürültüyle ağır demir kapının kilitlerini, sürgülerini açtı, esas duruşta bekledi.

Bu çocuğun akrabasına da bir reçete yazacaktım. Unuttum. O da utanıyor, sıkılıyor, bak hatırlatamadı işte.

Eve döndüğünde karısı evde yoktu. Bardakta bıraktığı çay iyice soğumuştu. Nereye dökse de işe başlasa? Karısı o yorgun haline insaf etmeden akşam akşam ev işlerinde ondan yardım istiyordu.

İki veya üç fincan olmadığına göre demek arkadaşlarıyla oturmamıştı.

Geçerken saksılara baktı. Oraya dökülebilirdi, ama bir haftadır döktüğü çaydan saksıda nemsiz toprak kalmamıştı. Ah ah diye içinden geçirdi. Bizim zamanımızda çaylar şirkettendi. Kendimi yabancı hissettiğim şu soğuk evde de ve hastanede de “şirketten olsa ya”. Kaç yıldı oldu seyahat edemedim. En azılıların koğuşunun başında durmak lazımdı. Diğer doktorlar korkuyordu.  Ama kendisi hariç hastanedeki diğer doktorlar da karılarından korkmuyordu. Her gün eve akşam dönüşlerinde krallar gibi karşılanıyorlar. Üstelik bir de arkadaşlarıyla, konu komşuyla pişpirik oynuyorlardı.

Utan utan, bir de baştabibsin. Kıymetini bilemedim mevkimin, bilemeyeceğim de.

Telefonun ahizesini kaldırdı. Arayan hastanedendi. Dur bakıyım sesini çıkaramadım senin. Hangi koğuşun şefisin?

Koğuşa tıktılar beni doktorum. Bugün yılbaşı. Yeniyılınızı kutlayayım, dedim.

Oğlum sen deli misin?

Başhekimim bugün herkes kutluyor birbirini, bizleri tedavi etmekten bugün yeniyıla giriyor olduğumuzu unuttunuz. Kusurumuza bakmayın.

Ne demek canım. Sen sağol. Böyle tedavi ettiğimi bilsem ben hiç sizleri yalnız bırakır mıydım. Bugün günlerden 31 Aralık olmuş demek. Benden ya da öteki doktorlardan bir şikayetiniz var mı oğlum?

Sizden yok da, öteki doktorlar bize ağır ilaçlar veriyorlar, hep midemiz bulanıyor. Bulantıdan yılbaşı pastasını yiyemiyoruz.

Dış kapı gıcırdar. Antreden kadın ayakkabısı ve nefis bir parfüm kokusu duyulur.

Necati, geldin mi? Sana pasta aldım. İlke kez birlikte evde kutlayalım, dedim.

Midem bulanmazsa yeriz. Hastalarımın midesi bulanmasa iyi olurdu. Ben şimdi onları hastanede yanız bırakıp nasıl kutlarım?!

Kafasına yediği çanta nihayet onun da midesini bulandırmaya başlamıştı.

Eyüp YÜKSEL

Bu yazı 476 kere okundu.
Etiketler:
hikaye hikayeler öykü
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri evden eve nakliyat Simyacı özet kısa ve öz Hikaye haritası ne demek wordpress cache