Dış mihraklar isyan etti, yiyip yiyip suçu bize atmayın!


Ekrem dar gelirli yurdum insanıydı. Dar gelirle yaşamak ona sabırlı olmayı öğretmişti. Ama sabrın da bir sonu vardı. Patronu Eşref ay başını 20 gün geçmesine rağmen Ekrem’in maaşını ödemiyordu. Halbuki hepi topu asgari ücret alıyordu Ekrem.

Aslında Eşref maaşı ödemeye çok niyetlenmişti. Her seferinde işçilerinin maaşını ödemek için bankadan para çekiyor, daha sonra hazır para çekmişken bizim mekana uğrayayım diyordu. Bizim mekan dediği Eşref’in gediklisi olduğu eğlence mekanıydı. Eşref burada parayı öğütünce işçilerine verecek para kalmıyordu. Bu ay tam dört kez böyle olmuştu.

Ekrem utangaç birisiydi, ama bıçak gemiye dayanmıştı sağdan soldan para isteye isteye adı dilenciye çıkacaktı.

Patronun huzuruna çıkarak:

-Efendim, evde çoluk çocuk aç, malum aybaşını çoktan geçtik, hiç olmazsa bölük pörçük bir para verseniz.

Eşref buna sinirlendi:

-Ne demek bölük pörçük, ben parayı verdim mi tam veririm! Hep dış mihrakların işleri bunlar. Neymiş efendim Eşref para ödemezmiş, bölük pörçük verirmiş. Ben verdim mi tam veririm! Ama malum şirketimiz günden güne büyüyor. Yatırım yapmak lazım. Yoksa batarız, işçilerimizin maaşını bile veremeyiz. Birbirimize kenetlenmeye muhtaç olduğumuz şu günlerde şirketten para çekip onu zayıflatmak ancak dış mihrakların işine yarar. Başkaları bizim zayıflamamızı, batmamızı istiyorlar. Türlü türlü oyunlar oynayarak işçileri patrona karşı kışkırtıyorlar. Halbuki gün birlik günüdür.

Anlaşılan Eşref’in para mara vereceği yoktu. Usulca dışarı çıktı. Birinden borç istemeliydi. Düşünürken 2 sene önce borç verdiği Nedim aklına geldi. Bu sahtekar herif hala borcunu ödememişti. Onu sıkıştırırsa belki birkaç kuruş alabilirdi.

Öğle yemeğine çıkarken Nedim’i gördü. Nedim adımlarını hızlandırıp yolunu değiştirmeye çalışsa da bu sefer kaçışı yoktu. Ekrem kibar bir dille borcunu ödemesini istedi. Ama Nedim’de borcunu geri ödeyecek göz yoktu. Daha doğrusu Nedim’de para yoktu. Maaşı alınca doğruca kumara yatırır, ay sonuna kadar meteliksiz gezerdi. Eşi çalışmıyor olsa hali haraptı.

Nedim kuru sünger gibiydi. Onu ne kadar sıkıştırırsa sıkıştırsın para çıkmayacaktı. Ama Ekrem’in tepesi atmıştı. Nedim ne yapıp edip o parayı bulmalıydı. İyice şıkışan Nedim konuyu dış mihraklara getirdi. Bu dış mihraklar milli maçlarda gol yedikten sonra söylenen onuncu yıl marşı gibiydi. Sıkışan çaresi kalmayan dış mihraklara başvuruyordu.

-Ekrem’ciğim sen benden para alamayacağını biliyorsun. Çünkü silkelesen para yok. Ama dış mihraklar bizim dostluğumuzu çekemiyorlar. Bizi birbirimize düşürüp keyifle seyredecekler. Düşmanlarımızı sevindirmeyelim. Bu hep dış mihrakların işi.

Anlaşılan Nedim’den para çıkmayacaktı. Halbuki eşine bu ay maaşı alınca et alacağına söz vermişti. Belki kasaba gitse veresiye et verirdi. Şansını denemeden bilemezdi.

Kasap Hüsnü veresiye et veremeyeceğini söyledi net bir şekilde. Ama Ekrem ısrarlıydı. Kesin öderim diyordu.

-O zaman sadaka olarak 250 gram olsun kıyma ver. Cami dilencilerinden daha fakirim ben.

Hüsnü Ekrem’in ısrarına sinirlenmişti. Onu bir şekilde başından savmalıydı:

-Millete sadaka kültürü aşılamaya çalışıyorlar. Çalışmayın sadakayla beslenin diyorlar. Bizim çalışmamızı, ilerlememizi istemeyen dış mihrakların işi bunlar.

Hüsnü konuyu dış mihraklara getirdiğine göre anlaşılan et vermeyecekti. Ama Ekrem’in sabrı taşmıştı bir kere. Tezgahın üzerinde duran yarım kilo kıymayı kaptığı gibi dışarı fırladı. Çıkarken laf sokmayı da ihmal etmedi:

-Ben eti alıp dış mihraklarla yiyeceğim, istersen polise git umurumda değil!

Evine et götürmeyi başaran Ekrem’in vicdanı sızlasa da parası olunca kasaba ödeyeceğini düşünerek kendini rahatlatıyordu. Hanımı kıymayı görünce sevindi ne de olsa kaç aydan sonra et yüzü görüyordu.

-“Ben bunu yan komşunun buzdolabına koyayım” dedi.

Ekrem’lerin buzdolabı yoktu, iki sene önce hacizle satılmıştı. Ama o günden beri eve bereket gelmişti. Ekrem bereketin yemeklerin üzerine okuduğu ettehıyyatü duasından kaynaklandığını düşünüyordu. Fakat bu bolluğun sebebi hanımı Ayla’nın cingözlüğü ve yüzsüzlüğüydü. Ayla pazar ve market alışverişinden sonra aldıklarını yan komşunun buzdolabına koyardı. Komşusu Arif ve eşi yardımsever insanlardı, kendi buzdolaplarını veya başka eşyalarını Ayla’nın kullanmasına müsaade ederlerdi. Ekrem’in gelirinin düşük olduğunu bildikleri için bazı şeylere göz yumarlardı. Özellikle de Ayla’nın cingözlüğüne.

Ayla alışveriş yaptıktan sonra malzemeleri komşusunun buzdolabına koyar, ay boyunca gelir gider buzdolabındaki malzemelerden kullanırdı. Örneğin ayda bir kutu salça koyar, her gün kaşık kaşık götürdüğü salçalar toplansa birkaç kutu ederdi. Patates de peynirde hasılı tüm gıda maddelerini böyle kullanırdı. Bir koyar üç kullanırdı. Arif ve eşi bunu bilse de göz yumarlardı. Ekrem’in ise bundan haberi yoktu.

Ayla bu sefer komşunun buzdolabına kıyma koyacağı için sevinçliydi. Demek ki bu ay birkaç kez köfte yiyeceklerdi. Ayla yarın köfte yapacağını söyledi Ekrem’e. Ekrem’in gözü parlıyordu. Tüm gün yiyeceği köfteyi düşündü. Acaba Ayla İzmir köfte mi yapacaktı yoksa İnegöl köfte mi? Belki de Akçaabat köfte yapacaktı kim bilir?

Akşam eve gelen Ekrem sofrada makarna görünce şaşırdı. Ayla’ya:

-“Hani köfte yiyecektik?” dedi.

Ayla gün içinde misafir gelince koşudan kıymayı alıp onlara köfte ikram etmişti. Ne de olsa komşunun buzdolabına bir kere kıyma koymuştu. Başka zaman bitmek bilmeyen kıymasını yine ister, kocasına köfte yapabilirdi.

-“Sonra yapayım sana köfte”dedi. Ama Ekrem sabırsızlanıyordu.

-“Gece yarısına kadar bile beklerim. Git kıymayı al gel, köfte yap” dedi. Kıymayı ne denli mücadele ederek hatta çalarak elde etmişti. O köfteyi yemeliydi.

Ayla suçu komşularının üstüne atmayı düşündü. Fakat duvarlar ince olduğu için şifreli konuşmalıydı. Kafasıyla yan komşuları işaret ederek kısık sesle:

-Dış mihrakların canı çekmiş yemiş. Sonra bize kıyma vereceklermiş.

Dedi.

Demek ki haram kıyma ne kadar istese de Ekrem’in boğazından geçmeyecekti. Ekrem dış mihraklar lafını duyunca sinirlendi. Dünden beri bu dış mihraklar canından bezdirmişti. Dış mihraklar a saydırmaya başladı. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Yan komşuları ister istemez Ekrem’in sözlerini işitmiş ve kendilerinden bahsedildiğini anlayarak kırılmışlardı. Telefon çaldı. Telefonu açan Ekrem’in yüzü düştü. Öfkesi bir anda dinerek kanepeye kendini bıraktı.

Ayla merak etmişti:

-Kimmiş?

-Dış mihraklar! Yiyip yiyip suçu bizim üzerimize atmayın diyorlar!

Bu yazı 503 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri evden eve nakliyat Simyacı özet kısa ve öz Hikaye haritası ne demek