Karl Amcanın Desteği


Kendisine en büyük desteği Karl amca vermişti. Büyük bir kuruluşun hisse senetlerini zamanında biriktirip, sahip çıkarak zengin olmuştu. Amcası, bu çocukta büyük yetenek var ama ne olduğunu keşfedemedim, diyordu babasına. Bu yüzden, her ne pahasına olursa olsun, okulu boyunca onu madden desteklemiş ve yaban ellere yatılı okullara gitmesini önlemişti. İyi bir gelecek sağlamak istiyordu yeğenine. Onu da kendisi gibi dev bir yatırımcı yapacaktı.

 Fred’in babası ise ne paraya, ne şöhrete düşkündü. Askerliği çok seviyordu. Öylesine ki, Kore savaşında parlak başarılar kazanınca bir daha sivil hayata dönmedi, orduda kaldı. Albay rütbesine kadar yükseldi. O kadar bencildi ki, kendi oğluna bakması için kardeşini uygun görmüş, kasabadan çekip gitmişti.

 Amcasının desteği Fred’e baba yokluğunu hissettirmedi. Üstüne bir de Marry’nin okul arkadaşı Clara’yı tanıyınca, evlilik çağı da geldiğinden mutluluğa adımını attı. Karısının verdiği destek onu daha bir güvenli, atak yaptı. Derken Batı Amerika’nın orta ölçekli sayılı yayınevlerinden birini kurdu. Bilim ve sanat çevrelerinden birçok dostlar edindi. Politikacılarla pek samimiyet kurmadı.  Sosyeteye de girmeyi hiç denemedi. Adının duyulmasını istemiyordu. Ancak, çok seçkin sanat dergilerinde geçiyordu ismi.

 Paul ise, yıllar geçti hala iyi bir sanatçı çıkaramadık bizim yayınevinden diye hayıflanıyordu. Paul, yayınevinin çok satan bir yazarın aleti olmasını içine sindiremiyordu. Lise yıllarından beri, ciddi sanat eseri yaratıcısı dehalara hayrandı. Tolstoy gibi, Balzac gibi. Genç edebiyat öğretmenleri sarışın, çilli Mr. George Pyle ondan çok şeyler bekliyordu. Adamın idealist yaklaşımı, Paul’ün kişilik oluşumunda derin izler bırakmıştı.

 Fred, lise yıllarında tanıdığı bu yayıncı dostunun karakterinde bir adamın kendisi gibi çok satan bir yazarı benimseyemeyeceğinin farkındaydı.  O yüzden Paul’le puro içmeyi canı istememişti.  Paul için Fred sadece  eski ve kafadar bir dosttu.  Fred bunun farkındaydı.  Fred, Paul’ün  kendisine acıyarak bakmasından rahatsız oluyordu. Birayı onun için tek başına içmişti zaten.

 Biranın köpüğüne dalarken, yakınları tarafından beğenilmediğini duyumsayarak irkildi. Tarihi bir firmanın birasıydı. Şişesinin üzerindeki amblemi. Neydi.. Neden bu kadar ilgisiz bir amblem seçmişler?!…Yatağın üzerini sarı bir süngerle sildi. Bira kokusu kalıcı mıydı? Sünger birayı emince iç açıcı görünmüyordu. Burnunu eliyle kapadı.

 Onun ofisinde o eski puro keyfine de kendini layık bulmamıştı. Yazarlık onun ofisinden ibaret miydi? Geçen mart  gördüğü karabasan geldi aklına. Bir hayalet bordo renkli bir elbise giymiş, ille de tutturuyordu, en güzel benim elbisem, diye. Kızıl sakallı bir papaza da benzese de, çoğunlukla kapkaraydı.

 Bileği burkulmuştu  gündüzden. Beriki gece yarısı, münasebetsiz bir şekilde işaret parmağını ona doğrultmuş, neden iyi yazmıyorsun, diyordu galiba. Ona ne?

 Sana ne? demeyi bir an istemiş, sonra bir bakalım başka neler yumurtlayacak bu hayalet bozuntusu diye onu serbest bırakmıştı.  uyaran havadaydı. Aklı sıra ölümcül bir hava estiriyordu. Ensesi üşümüş, sıçrayarak uyanmıştı. Kimse bilmese de, yaralı bir yazardı o. Ensesi ıslak da olsa bu böyleydi işte. Şöhretin o denli güç vermediğinin ayırtına 60’ından sonra varmıştı.  Üzerinden bir silindir geçmişti ama ne olduğunu göstermeden. Silindirin kimliğini belirlemeden puro içmemeğe karar vermişti. Hayalet bozuntusu nezle olduğuna göre, her şey olunabilirdi. Şöhretin önemli olmadığına karar verememişti henüz. Bir düşünürüz bakalım, diye kendi kendine başını sallamıştı.

Bu yazı 399 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri