Memur Servisinde Şarkılar Eskimez 2


Memurlar yine sabah işe, öğlenleri ise servisle yemeğe gidiyorlardı. Neredeyse ömürlerinin tamamı serviste geçiyor, mesaide işe vakitleri kalmıyor, ömürleri yetmiyordu. Başlıca amaçları yemek yemek, yemeğe giderken serviste birlikte olmak, espriler, şakalar yapmak, birbirlerinin fotoğraflarını çekmek olmuştu. Kafalar sanki alkollü sarhoş olmuş, uyuşmuştu. Kimsede çalışma şevki ve azmi kalmayınca Memurus fasilis türü gevşemeyi, birbiriyle iletişim hatırladı. Giderek insanlaştı. Aralarındaki ayırımlara, basamaklar, statüler giderek gevşemeye başlamış, sanki ahirette, sanki Sırat Köprüsündeki gibi eşit hale gelmeye başlamışlar, eski amirlerini manen de olsa, uzaktan takmamaya, kendi geçmişleriyle birlikte onları hafife almaya başlamışlardı.

En büyük marifetleri ve buluşma zemini, en sosyal oldukları anlar yemekhaneye giderken ve yemekhanede geçirdikleri zamanlardı. Ortalığı kokular sarmaya başlamıştı. Bunlar yemekhaneden yükselen kokulardı. Hava buz gibi soğuk mu soğuk, sohbetler, kaynaşmalar ise sıcak mı sıcaktı. Hepsi alçakgönüllü oldu, birere kader ortağı oldu sanki öbür dünyada gibiydiler. Uyuşuktular,

Yeniyıla girerken masallarında uyuyorlardı ama temizdiler, kendilerinden emindiler. Yapılan işlerin pek de o kadar önemli olmadığını içlerinde en işkolik olanlar bile anlamaya başlamıştı artık. En durmamacasına çalışanlar, tembellik yok, çalışma azmine devam edelim diyenleri bile artık mezarlıkların birer vazgeçilmez insanlardan oluşan hayati topluluğun merkezleri olduğunun ayırdına varmışlardı.

Gel zaman git zaman memurlar, felsefe yapmaya başladılar, ne kadar anlamsız olduklarını, ölünce insan olmaları gerektiklerini, acaba milleti temsil ediyor muyuz varlık sebebimizle, şu işe denelerle kendimizi avutmakla diye düşünmeye başlamışlardı.

Bazıları Angaralı oyun havalarını dinlemekte çare görüp, “Bana bana gitar gönder, gitar bulamazsan, Güdül’den, Nallıhan’dan domates gönder, Soda Gölünden soda gönder, bana bana dost gönder, arkadaş gönder, onu bulamazsan, hayat arkadaşı gönder” türkülerini çığırmaya ve kasetlerinden, teyplerinden dinlemeye başlamışlardı. Bazıları da giderek kahvehane havasına girip, “Layn!” diye naralar atmaya başlamış, memurların habitatlarını doğal habitatlara, mahalleye dönüştürmeye başlamışlardı. İçlerinde tarımla, gıda teknolojisiyle ilgilenmeye başlamışlar, turşu, salça, peynir üretmeye ve bunları AB standartlarında kodlamakta, bilumum Direktif Eklerine dahil ettirmekte ve tereyağı ülkesi Hollanda’ya, Danimarka’ya tereyağı, Fransa’ya peynir ve şarap tattırmaya ve tanıtmaya başlayacak derecede ustalaşmışlardı. Fransızlar şalgam suyunu çok sevip, bu sayede şarabı bırakmıştı. Fransız şarap sanayi krize girmişti bu memuruslar yüzünden Doğudan dört nala gelip Batıya bir kısrak gibi uzanan Orta Asyalılar yüzünden. Demek memur üretkendi. Yeni yeni farkına varıyordu.

–         Gülüm o elindeki ne?

–         Belge.

–         Muhterem, o halde ne işin var bu belgeyle? Bak hele, sen ne okuyorsun?

–         Bu belge abi bana liseden verilen belge. Okuldan tasdiknamemi aldığımdan beri elimde taşırım.

–         Bir dakika, bir dakika! Sen postacı değil misin? Mektupla okumadın mı? Ben teknik meknik anlamam, sen postacısın.

Beriki serviste güneşle uyuşmuş, uyuklamaya başlamıştır. Arada sırada horultu sesleri çıkarır. Yanındaki karayağız delikanlı kabadayılığına devam edemediğinden canı sıkındır. Hepsinin morali bozuktur, çünkü en sevdikleri arkadaşları o gün izinlidir. O sebeple onun getirdiği turşudan yemek için yemekhanedeki kuyruğa giremeyeceklerdir.

 –         Ulan okuduk adam olduk da ne olduk be?! Hala açız,

–         Abi öyle söylüyorsun ama senin eski nesil olarak söylediklerin benim için bir şey ifade etmiyor. Yemeklerde turşu yiyorsun, daha ne istiyorsun? Onu bulamayanlar da var, hamd et!

 -SON-

Eyüp YÜKSEL

Bu yazı 521 kere okundu.
Etiketler:
absürt hikaye öykü
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri evden eve nakliyat Simyacı özet kısa ve öz Hikaye haritası ne demek