Varolmanın tahammül edilebilir tedirginliği


Doğa bizim hakkımızda ne düşünür, diye düşünüyordu o gün Jean Paul Sartre. Saint Germen’deki Kafesi hınca hınç doluydu, onu tanıyıp da, görmek isteyenler için.

Bay Sartre, Nobel’i neden geri çevirdiniz üstadım?

Nobel dediğin nedir ki, adam dinamiti bulmuş, onu doğrulamak, ruhunu rahatlatmak zorunda mıyız?

Mösyö Sartre, ama siz Varoluşçuluğun babasısınız, nam-ı diğer Egzistansiyalizmin. Nasıl olur da ruh dersiniz?!

Güzel kızım geçiniz onu, onu kitaplarımda diyorum. Hem sen ne Osmanlısın?! Paris’in göbeğinde “Nam-ı diğer” diyorsun?!…Prens falan mısın, Osmanlı’dan kalan, sülala’eden, les evolutions geçirmiş bir Türk müsün, Fransızcayı şakıyarak konuşan?

Hayır efendim, ben küçükken beni doğurduklarında beni getiren leyleğin hep şakıyarak konuştuğunu söylerler. Annem utanır ama babamdan kesin duydum.

LlllllllllllllllMesel ben pipomu tutarken gayet rahatım. Neden Bulantı’nın kahramanını nesnelerden, pipo dahil nesnelerden bunalttım. Neden bulantı var o kitabımın bütününde?

Hoşçakalın Mösyö.

Güle güle Kenize! Hayat arkadaşım Simone de Bouevar’ı da bir ziyaret ediver presense kızım.

Existansielism’in babası Sartre kendisinden yaklaşık elli yıl sonra Emrah’ın başkanıyla Kafesinin caddesinden geçeceğini bilemezdi. Zaman akıp geçiyor ama geçmiş zamanlardakiler, gelecekte hangi turistin Türkiye’den Sen Jermen’e geleceğini bilemiyordu. Sartre başka ilerle uğraşıyordu, insanların kentlerdeki Yönetim Planlarını hazırlıyor, onlara 1/ 25 000 ölçekli yaşantılar sunuyordu Melih Cevdet Anday gibi.

Yıl 2019, Emrah, başkanına yetişebilmek için adımlarını hızlandırdı. Eyüp abisinin bile incinen ayağı acımaya başlamıştı bu sprinter yürüyüşünde Mon Mar’a doğru yapılan. Eşi de çok hızlı yürüyordu üstelik, ne ona, ne ötekilere yetişebiliyordu.

Arkadaşlar ben size yetişemeyeceğim galiba, Marie’nin tarif ettiği Monmar, işte 2 km sonra sola yokuşa dönülünce. Merdiven, merdivenin üzerinde de ressamlar varmış.

Saint Jermen’in hemen altında bir hayat var: Metro

Çoğu kitap okur, ayaktakiler bile. Hanımlar başta.

Varolmaktan nasıl kurtulabiliriz? İşte tam bu noktada Bertrand Russel’ın sorgulamasındaki savaş suçları yoksa, bizi var olmaktan kurtarıyor mu? Bulantı’yı yazarken kahramanım, sineği öldürünce onu varolmaktan kurtardım, diyorsa. ..

Şehirde metro, metronun labirenti. Neden bu kaotik yapı?!

Labirentin içinde miyiz üzerinde gökyüzünde seyrinde mi?

–          Bonjur Mösyö!

–          Eyüp Bey, bu tanımadığım Fransız kadın bana niye selam veriyor?!

–          Boşver, tanımasa da selam verirler, unut gitsin!

–          Unut da, önce bizi bir Nötürdam’ın Kamburu’na götürsen de resimler çeksek ha?

O sırada Türkiye’den gelen konuklar, Paris metrosunun ne kadar karışık olduğu üzerinde mutabakata varmışlardı. Eyüp Bey gelin, buradan bir sorti yapalım, belki yolu buluruz, bu merdivenlerden, tünellerden kurtulmalıyız.

İçimde kötü bir his var Ümit Bey, işyerimiz değişecek gibi, asıl o konuda bir sorti yapalım.

Merdiven nitekim yukarıya, sokağa açıldı. Ama işyerleri olumlu bir versiyona açılım yapamadı. Bir adet flash-back yapıp, yine geçmişe döndüler. Eyfel’i bulduk sayılır Ümit bey, ama siz çok yoruldunuz, gelin şu kafede oturalım, bir soluklanalım. Ah ayağım, acıyor çok fena. Emrah’ın oturduğu kafe mi? Hayır, onun oturduğu Paris kafesi otelin sokağında köşedeki kafe.

Ümit Beyler de oradaydı. İş dünyası biyoçeşitlilik ilişkileri sofrası onları bekliyordu. Gündemde OECD yemeklerinden seçmeler vardı.

Ümit, bu kadar güzel bir işyeri görmemişti. OECD binasının güzelliği ona belediye otobüsünde ta Latin Quartier’den bu yana süren azaplı yolculuğunun kabusunu unutturmuştu.

Ümit Beyde de bulantı vardı ama o bulantı OECD yemekhanesindeki kurnaz hindiden kaynaklanıyordu. Hindi fazla yenmemek için, kendi tadını olabilecek en kötü haline getirmişti. Bir doğa koruma kurumunda müdürdü, iki arkadaşıyla OECD’de bir toplantıya gelmişlerdi.

Emrah çoktan yurda dönmüştü.

Emrah şu yazışmayı benim adıma yapar mısın? Alo?

Tamam abi, dinliyorum. Abi slm.

Sartre’ın Torunu OECD Civarında Geziniyordu O Sırada:

Neden hepsi aynı bu insanların. Hah şu üç kişilik grup yabancı olmalı. Paltoları, bereleri bile farklı. Bu çok iyi işte, dedem şimdi bunu görse Bulantı’ya çare Emedur öyküsünü yazardı. Dur bakalım şu bıyıklı olanı, çok daha farklı. O da nesi, onlara doğru bağıran bir deli mi geliyor indikleri otobüsten.

 Eyüp YÜKSEL

Bu yazı 526 kere okundu.
Etiketler:
absürt hikaye hikayeler
  • Site Yorum

Bir adet yorum var.

  1. namık dedi ki:

    farklı bir perpektiften dünya manzarası. Yazarını merak ediyorum. Sürrealizmin sörfü gibi adeta

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri evden eve nakliyat Simyacı özet kısa ve öz Hikaye haritası ne demek