Kılkuyruğun bir günü


Sezai Bey daha güneş doğmadan oturduğu kahvaltı masasında önündekileri kahvaltılıkları ağzına tıkıştırıyordu. Adeta tren kazanına kömür atarcasına yiyecekleri ağzına atıyor, çiğnemeden yutuyordu. Acele etmeliydi, güne ne kadar erken başlarsa o kadar kazançlıydı.

Ağzı dolu olmasına aldırmadan çocuklarına tavsiye vermeye çalışıyordu:

-“Hayatın amacı kazanmaktır, hangi yolu tercih ettiğiniz önemli değil, yeter ki kazanın !”

Sezai Bey’in hayat felsefesi aslında çok açık ve netti. Kazanmak, kazanmak ve daha fazla kazanmak! Kazanmanın önündeki engelleri aşmasını iyi bilirdi. Erken kalkar, çok çalışır, gerekirse kazık atar, kimseye durup dururken iyilik yapmazdı. Din ve ahlak kuralları aptallar içindi ona göre. Onu tek amacı kazanmaktı.

Çocuklarının da onun gibi “kazanmasını bilen” biri olmasını arzuluyordu. Ağaç yaşken eğilirdi. Kendisi ticarete daha 7 yaşındayken kardeşinin oyuncağını komşuya satarak başlamıştı. Kızı Ayşegül onun izinden gidiyordu. Teneffüste arkadaşının kalemini, çöpe atıyor. Kalemi kaybolan zavallı çocuğa fahiş fiyattan kalem satıyordu.

Selim ise ablasının ve babasının aksine hileye kurnazlığa kafası çalışmayan biriydi. Selim’in beslenme çantasındaki sandviçi arkadaşlarıyla paylaşması babasını çileden çıkarmıştı. Selim annesi gibi “Doğrucu Davut”tu.

Sezai Bey masadan kalkarken gözü eşi Emine’nin bluzuna ilişti.

-“Yeni mi bu ?diye sordu merakla.

-“Dün sosyete pazarından aldım” diye cep verdi Emine.

Sezai Bey bu söz üzerine küplere bindi:

-“Ben size bu tür paçavraları eve sokmayacaksınız demiyor muyum? Biz zengin bir aileyiz, bizi yansıtacak markaları tercih etmemiz gerekiyor. Ben saygın bir işadamıyım. İki fabrikam, elime bakan bir sürü işçim var. Bizi rezil mi etmek istiyorsun?” diye çıkıştı Sezai Bey.

-“Hadi oradan Kılkuyruk! İki atölyen var diye kendini elaleme fabrikatör diye tanıtıyormuşsun kendini. Marka giymeyle adam mı oldun zannediyorsun?” diye okkalı bir cevap verdi Emine.

Sezai Bey Emine’ye cevap vermek isterdi ama zaman kaybına tahammülü yoktu. Hışımla yerinden doğrularak kapının yolunu tuttu.

Arabasının yanına gelince bilindik manzara ile karşılaştı. Son model arabasını yine çizmişlerdi.

-“Ne istiyorlar bu arabadan anlamıyorum” diye söylendi.

Arabasıyla apartmanın önündeyken geçerken yolun kenarında oynayan çocuklardan birini az kalsın ezecekti. Çocuk son anda arabayı fark ederek kendini kaldırıma attı.

-“Şu kaldırım fareleri de her gün buradalar. Bir gün ezeceğim birisini!” diye sitem etti.

Aklı hala “Kılkuyruk” lafındaydı. Bu lakabı ona ortaokuldayken arkadaşları takmışlardı. O zaman ince  uzun ve çelimsiz birisiydi. Üstü başı dökülmüş bir vaziyette dilenci gibi gezerdi.  Bu haline bakan arkadaşları onunla “Kılkuyruk” diye alay ederlerdi.

O zamanlar kendine takılan bu lakabın geçici olduğunu, sonraki yıllarda para kazanıp üstüne başına çeki düzen verince unutulacağını düşünürdü. Fakat düşündüğü gibi olmamıştı. Kırk yaşındaydı hala lakabı “Kılkuyruk”tu.

“Kılkuyruk” lakabından ölesiye nefret ederdi Sezai Bey. Bu lakap itibarsızlığın nişanesiydi onun için. Para kazanmak için kaybettiği itibarını “marka” giyerek, “isim” yapmaya çalışarak geri kazanmaya çalışıyordu Sezai Bey. Fakat olmuyordu. Parayla itibar kazanılmıyordu.

Atölye’den içeri girer girmez işçiler Sezai Bey’in gözüne batmamak için kuytulara kaçıştı. Korkuyorlardı Sezai Bey’den. İnsanları korkutmayı başarmıştı Sezai Bey ama bir türlü “saygın” olamıyordu. Kendi huzurunda tir tir titreyen personelinin arkasından “Kılkuyruk” diye gülüştüğünü biliyordu.

Akşama doğru odasına bir işçi girdi. Sezai Bey işçinin odasına girişinden amacını anladı. Sezai Beyin işten atacağı işçilere kıdem tazminatı vermemek için kullandığı çok formül vardı. Kıdem tazminatı almak isteyen işçilerin ise tek çaresi vardı.

Odasına aniden dalıp Sezai Bey’in yüzüne karşı “Kılkuyruk” demek.

Sezai Bey yanılmamıştı. İzinsiz içeri giren işçi yüzünde alaycı bir ifadeyle “Kılkuyruk, iyi bir iş buldum, at beni işten!” diyerek gülümsedi.

Sezai Bey:

-“Uzatmana gerek yok, sana kıdem tazminatını vereceğim. Yeter ki soruma dürüstçe cevap ver.” dedi.

-“Çorabımdan şapkama kadar en  iyi markaları kullanırım. Zenginim, güçlüyüm, eskisi gibi çelimsiz, tipsiz biri de değilim. Bana hala neden “Kılkuyruk” diyorsunuz ?” diye sordu.

-“Demek ki karakterdeki boşluk markayla dolmuyormuş!” diye cevap verdi işçi. Kılkuyruk başka bir şey daha söylemek için ağzını açmıştı ki, işçi Kılkuyruğun ne diyeceğini beklemeye lüzum görmeden odadan çıkıp gitti.

 

Bu yazı 714 kere okundu.
  • Site Yorum

Bir yorum bırak

ibrahim saraçoğlu kürleri evden eve nakliyat Simyacı özet kısa ve öz Hikaye haritası ne demek